23 Kasım 2009 Pazartesi

DIŞ TİCARETTE RUBLE VE RİYAL

Bu makale DÜNYA Gazetesi'nde 17.11.2009 tarihinde yayınlanmıştır:


http://www.dunyagazetesi.com.tr/haber.asp?id=68410&cDate=


Geçtiğimiz mart ayında Bakanlar Kurulu kararı ile, 32 sayılı Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkındaki Karar'da değişiklikler yapılmıştı. Buna göre Merkez Bankası sadece kendi işlemlerinde kullanacağı çevrilebilir dövizi tespit edip, bunun dışındaki yabancı paralar ile ilgili özel bankaların yaptığı işlemlere karışmayacak. Bu karar ile özel bankaların özellikle İran Riyali ve Rus Rublesi gibi dış ticarette ağırlık kazanabilecek para birimleri ile işlem yapmasının önü açılacak.

AB komisyon raporlarının son birkaç yıldır umut verici olmaması ile birlikte iktidarın son birkaç senedir Rusya ve İran hükümetleri ile kurduğu ikili ilişkilerin bir sonucu olarak bir süredir ikili ticaretin üçüncü bir ülkenin para birimi (Euro ve dolar) kullanılmadan gerçekleştirilmesi tartışılıyordu. Hem Türkiye'de hem de Rusya veya İran'da karşılıklı bir dış ticaret yapılacağı zaman iki tarafta çapraz kur riskine katlanmak durumunda kalıyor ve hem doların hem de Euro'nun yaşadığı iniş çıkışların maliyetini üstlenmek zorunda kalıyordu. Bu açıdan düşünüldüğü zaman yasal altyapıların oluşturulması ve bankacılık sisteminin uyumu ile iki taraf içinde başlangıçta yararlı sonuçları olacağını gözükebilir. Ancak bu yeni düzenlemenin ne kadar yararlı olup olmayacağını görmek için ikili dış ticaretin derinliklerini anlamak gerekiyor.

Türkiye'nin dış ticaretine bakış

Türkiye'nin 2008 yılı dış ticaret hacmi 334 miyar USD iken bunun 132 miyar USD'si ihracat, 202 milyar USD'si ise ithalat olarak gerçekleştirilmiş ve 69.8 milyar USD dış ticaret açığı gerçekleşmiştir. 132 milyar USD tutarındaki ihracat rakamının içerisinde Rusya'nın payı %4.9 iken İran'ın payı ise %1,53 olmuştur. Diğer taraftan 202 milyar USD dolayında gerçekleşen ithalatımız içerisinde Rusya'nın payı %15.5 iken İran'ın ise %4.6 olmuştur. Bu verilere göre sadece Rusya'nın, Türkiye'nin dış ticaret açığı içindeki payı %35.1 olarak gerçekleşirken, İran'ın payı ise %8.7 olarak gerçekleşmiş.

Kendi para birimleri ile dış ticaret yapmaya karar verdiğimiz iki ülkenin, Rusya ve İran'ın 2008 yılı dış ticaret açığımız içindeki payları %43.8. Diğer bir değişle 2008 yılı sonunda gerçekleşen 69.8 milyar USD ticaret açığının 42.8 milyar USD tutarı Rusya ile olan ticaretten kaynaklanırken 6.1 milyar USD si ise İran ile olan ticaretten kaynaklanmış. Aradaki farkın bu kadar büyük olmasının başlıca nedenlerinden biri de elbette bu iki ülkenin Türkiye için önemli enerji ithalatçıları olmalarından kaynaklanıyor. Bu açıdan bakıldığında dış ticarette ruble veya riyale dayanan bir ilişki gerçekleştirmek, iki ülkede bulunan ithalatçı ve ihracatçı firmalar için kambiyo işlemlerini basitleştirmenin ötesine geçiyor. Kaldı ki özellikle Rusya'da , Türk deri ve tekstil sektörünün satışları her yıl giderek azalıyor. Buna karşın enerjiye dayalı ithalatımız ise aksine artıyor.

Türkiye'nin enerji ihtiyacını Rusya ve İran karşılıyor

Enerjide temel hedefimiz öncelikli olarak doğunun enerji kaynaklarını batıya taşıyacak ve alıcılarına birden fazla seçenek sunabilecek bir enerji koridoru haline gelmek. Bakü-Tiflis-Ceyhan, Mavi Akım, Nabucco, Musul-Kerkük, İran, Hazar boru hatlarının hemen hemen hepsinde temel amaç Türkiye'nin bölgede önemli bir aktör olabilmesi için enerji kaynaklarında da önemli bir oyuncu olması. Ancak elimizin altında ne kadar çok seçenek olursa olsun kartlar temelde tedarikçilerin elinde görünüyor. Kaldı ki doğalgaz ve petrol ithalatımıza baktığımızda, enerjide fazla bir seçeneğimizin olduğunu söylemekte güç. 2008 yılında petrol ithalatında Rusya'nın payı %36 iken İran'ın payı ise %35 olmuş. Diğer yandan doğalgaz içinde benzer bir tablo görünüyor: Rusya'nın doğalgaz ithalatımızdaki payı %63 iken, İran'ın ise %16 olmuş.

Dış ticarette dengesizlik

Tabloya bu açıdan baktığımızda Rusya ve İran'ın halihazırda ihracatımızda önemli bir payı bulunmazken, Türkiye olarak bu iki ülkeye temel ihtiyacımız olan enerjide açık bir şekilde bağımlı durumdayız. Türkiye olarak daha ihraç ürünlerimizi üretmek ve ihraç edebilmek için bir dizi maliyetler katlanıyor ve dış ticarete bu aşamada daha başlayamazken, Rusya ve İran bize sadece doğalgaz ve petrol ihraç ederek zaten bu maliyetlerimize dahil olmuş ve dış ticaretlerini gerçekleştirmiş oluyorlar.

Rusya ile ticaret ilişkilerimizde lehimize olan taraf ise müteahhitlik hizmetlerinin varlığı. 2007 yılında 3.8 milyar USD olan projelerin toplamı 2008'in ilk on aylık döneminde 2.7 milyar USD olmuş. Elbette Rus turistlerden kaynaklı turizm gelirlerini bu rakamlara dahil etsek bile dış ticaret açığını kapatmamız çok zor.

Diğer bir sıkıntı ise Rusya ile olan bavul ticaretinde yaşanan büyük düşüşlerde yaşanmaktadır. Rus hükümeti, Rusya'da yerli tekstil sanayii canlandırabilmek için bir dizi önlemler almakta. Rusya 2003 yılında bavul ticaretinde gümrük avantajlarını ortadan kaldırmış ve bavul ticaretini ise 50 kg ve 1.000 USD ile sınırlandırmıştı. Rusya'ya olan ihracatımızın önündeki en büyük sorunlardan biri de şu an bu görünmektedir.

Kazanan taraf olmak çok zor

Hem Rusya hem de İran ile olan dış ticaret ilişkilerimiz açıklandığı üzere dikkate alındığında, bu oyunda kazanan taraf olmanın çok zor olduğu görülmektedir. Ruble ve riyalin konvertibl olmaması nedeni ile ihracatçıların bu para birimini üçüncü bir ülke ile olan dış ticaretinde kullanabilmesi oldukça zordur. Değeri dolar ve Euro'ya göre oldukça değişken olan ruble ve riyal ile yapılan dış ticarette akreditif ve nakliye sürelerinin de uzunluğu göz önünde bulundurulmalı ve hem özel sektörün hem de özel bankaların katlanacağı kur riskleri iyi hesaplanmalıdır.

Merrill Lynch'in 2009 yıl sonu tahminine göre rublede değer kaybı %34, TL de ise %6 olacağı yönündedir. Bu kadar dalgalı bir para birimi ile yapılan ticarette, Türk işadamları rubleyi hızlı bir şekilde ellerinden çıkarmak isteyeceklerdir. Bu da dış ticarette özel sektörün almış olduğu kur riskini Merkez Bankası'na yüklemek anlamına gelmektedir. Merkez Bankası ise riski azaltmak ve talepleri karşılayabilmek için belli tutarlarda ruble ve riyal rezervi tutacak bu da Türkiye'ye ekonomik olduğu kadar siyasi zararlar getirebilecektir. Bölgede Rusya ve İran'ın ekonomik olarak da etkinliğinin artmasının önü açılmış olacaktır.

TL-ruble ve TL-riyal ile yapılacak ticari ilişkiler için bir öneri de ikili bir kur sistemi yaratılarak belirli bir süre kurların sabitlenmesidir. Dış ticaret açığı veren taraf Türkiye olduğu için bu kur sistemi oturana kadar ekonomiye ciddi bir yük getirecektir.

Hem Rusya hem de İran ile yapılacak dış ticarette, ihraç ve ithalat malları listesi oluşturulup reeksportunun yasaklanarak suiistimallerin önüne geçilmesi gerekmektedir.

Üç ülkenin de merkez bankaları arasında dış ticaretten kaynaklı ikili döviz bakiyelerini tasfiye eden ve temizleyen bir hesap tutulması (clearing) için anlaşma yapılmalıdır.

Temennimiz TL'nin tüm dünyada saygınlık kazanması ve dış ticaretimizi kendi para birimimiz ile yapabiliyor olmak. Ancak bu tür ikili anlaşmalarda görülen ve görülmeyen çok sayıda ekonomik tuzak ve yasal boşluk olabilmekte.


17.11.2009

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&ArticleID=948046&Date=11.10.2009&CategoryID=99

BİZ VE ÖTEKİLER

Her günün sonunda içimizden birileri başka birileri için ötekileşirken, biz ve ötekiler ayrımı toplumun içinde daha çok genişliyor. Her seferinde demokratikleşme, yeni toplum, yeni bir hukuk düzeni için tartışıyor olmamız gerekiyorken, “biz ve ötekilerin” ayrımında, ayrıştığımız kutuplarda, kendi çevremizde yarattığımız cephelerde ideolojilerimiz için tartışıyor hatta kavga ediyor hale geldik. Neredeyse her gün toplum hayatımıza veya siyasal düzenimize etki edecek farklı çevrelerden sansasyon haberler, iddialar gündemimize yerleşirken bütün bunları tartışıyor görünüyoruz ama aslında yaptığımız sadece öfke içinde güç ve ideoloji mücadelesinden başka bir şey değil.

Bu topraklarda geçen yüzyıllara dayanan tarihimizde her bir sorunun kökeni için farklı bir milat, farklı bir olay verebiliriz. Aleviler’in, Kürtler’in, Rumlar’ın, Ermeniler’in, Yahudiler’in var olan sorunlarına baktığımızda hepsinin farklı bir miladı, farklı bir dönüm noktası var aslında. Daha düne kadar bizim bizden başka dostumuz yok, bizi bizden başka kimse anlamaz derken gerçeklerin aslında tam da böyle olmadığı zamanla anlaşılmış oldu.

Zamanla anlaşıldı ki bizim en çok sorunumuz kendimizle yani ötekileştirdiklerimizleymiş. Bu topraklarda süregelen yüzlerce yıllık geçmişimize bakarak sorunlarımızın kökenini derinlerde arayabilir kendi kendimize yeni açmazlar yaratabiliriz. Çünkü “bizler” tarihten kendimizi haklı çıkaracak ne kadar tozlu sayfa bulabiliyorsak eminim “ötekiler”de kendilerine tozlu sayfalar bulabileceklerdir. Geçmiş her zaman tartışmaya açılabilir ve üzerine yargılara varılabilir. Ancak eğer illaki bir suçlu ve bir haklı aranacaksa eminim birileri daima huzursuz ve mutsuz olacaktır.

Cumhuriyetimiz, genç yaşına rağmen ardı ardına ihtilalleri, muhtıraları, onlarca devrim yasasını gördü. Asılan başbakanını, bakanlarını, devrim çocuklarını, sokaklarda birbirini vuran gençleri gördü. Ardı ardına Asala, PKK, Hizbullah terör örgütleri ile mücade etti. Neredeyse her beş senede bir büyük ekonomik kriz yaşadı, yıllarca enflasyonla mücadele etti. Kıbrıs’a Barış Harekatı düzenledi, komşuları ile farklı tarihlerde savaşın eşiğine geldi. Cumhuriyet’in kısa tarihi pek çok ülkenin kaldıramayacağı kadar yıpratıcı olaylarla geçmiş. Tarih sayfalarına bakarak yorumlar yaparken aslında aradan geçen bunca zaman ve olaydan sonra görüyoruz ki ne ötekiler için biz eski biziz ne de bizler için ötekiler bizim bildiklerimiz. Toplumumuz yıllar geçtikçe daha çok edilgen kalarak propagandacıların, gündelik siyasetin dalgalarının etkisine daha çok giriyor. Gündelik hayatın tüm etkilerine açık kalan toplumumuz ise bu edilgenliği ile her türlü siyasi ve ideolojik akımın etkisinde sürüklenmeye, sürüklenirken de birbirine çarpıp zarar vermeye başlıyor. Bütün haklarına sahip çıkan sorumlu bir seçmen davranışı eksikliğinde gündemi meşgul eden tartışmalar da belli grupların istediği yönde gelişiyor.

İçimizde barındırdığımız etnik, kültürel zenginlikleri kabileci bir zihniyete indirgediğimiz , dini gündelik hayatımıza tarikatlar düzeyinde yaşadığımız sürece komşumuzdan bizi yöneten siyasetçilere kadar ötekileşmeye, birbirimize yabancılaşmaya devam edeceğiz. Toplumumuzun bütün bu yabancılaşma hastalığı içinde içimizde umutlanmamızı sağlayan bir çok neden elbette var. Bunun yanı sıra atalarımızdan kalma önyargılarımızdan kurtulmamız, toplumun sorunlarına çağdaş yorumlar getiriyor olmamız gerekiyor. Birlikte huzurlu bir şekilde yaşayabilmek için birbirimize saygı duymayı da öğrenmemiz gerekiyor.

ATTİLA İLHAN'I ANLAMAK.

Ölümünün 4'üncü yılı anısına.

1941 Şubat’ında daha 16 yaşında iken , bir kıza verdiği Nazım Hikmet şiiri nedeni ile TCK 141. Maddesine aykırı davrandığı için tutuklandı ve okuldan uzaklaştırıldı Attila İlhan. 1944 yılında Danıştay kararı ile okuma hakkını tekrar kazandı. 1949 yılında, üniversite ikinci sınıftayken, Paris’e Nazım Hikmet’i kurtarma hareketine katılmaya gitti. Aynı zamanda bu ilk yurtdışı deneyimiydi. Gençlik yılları, manevi dünyasının şekillendiği ve düşünce dünyasını içinde yoğurduğu yıllardı. Aslında içinde büyüdüğü ülke ile kendi fikir dünyasının gelişme evresi arasında da paralellik vardı. Tek fark , içinde büyüdüğü ülke kominizm ve batıcılık akımları arasında giderek iç siyasi tartışmalarda sıkışıp kalırken, kendi fikir dünyası ise giderek evrensel bir boyut kazanıyordu.

1940’larda Türkiye’de serbestleşme hareketlerinin başlaması ile çağdaşlaşma hareketleri yeni bir aşamaya gelmişti. Siyasetin içindeki devrimci atmosfer, Atatürk Devrimler’inin topluma yerleşmesi ile hızını kaybetmeye başlamış ve son yirmi otuz yıldaki modernleşme hareketleri ile kominizm korkusunun tetiklediği dini ve gelenekçi akımların geleceğinin sorgulanmasına neden olmuştu. Sonuçta toplumda iki grup siyasetin içinde belirgin bir şekilde hiç olmadığı kadar farklılaşmaya başladı. “Durumdan hoşnut olmayan devrimciler , yeni ve daha da köklü reformlar yapılmasını istiyor, muhafazakarlar ise bazı teknolojik yenilikler lehine görüşlerini bir derece değiştirmiş olmakla birlikte , devrimlere kesinlikle karşı koyuyor, kültürün yeni bir değerlendirmeye tabi tutulmasını istiyorlardı”(1). Ülkede çok partili sistem ile Türkiye’nin gelişmesi yönünde farklı politikalar ve fikirler öne sürülüyor ama hiç biri Amerika veya Rusya’nın dışında olan bir çözümden bahsedemiyordu. Diğer yandan Demokrat Parti ile Cumhuriyet’in kuruluş döneminden bu yana ilk defa ülkede ekonomik ve kültürel bir sıçramadan bahsedilmeye başlanmıştı.

Attila İlhan’ın ilk defa tutuklandığı 1941 yılında , Milli Eğitim Bakanlığı da yeni bir uygulama ile Dünya edebiyatındaki 600 eserin Türkçe’ye çevrilmesini sağlamıştı. Özellikle sol eğilimli düşünce akımlarına karşı hoşnutsuz olan siyasi yapıya rağmen, batının fikir ve kültürünün Türk toplumuna yerleştirilme düşüncesi böylece o dönemde de devam etmişti. Bir tarafta dünya görüşü nedeni ile yasaklanan ve gizli gizli okunan Nazım Hikmet varken diğer tarafta Orhan Veli, Melih Cevdet, Yaşar Kemal, Cahit Külebi gibi edebiyatta yeniyi veya Anadoluculuk akımını getiren edebiyatçılar yer almaktaydı. 1948 yılında , kendi imkanları ile çıkardığı ilk şiir kitabı Duvar ise henüz genç yaşta tutuklanmasının düşünce dünyasındaki yansımalarını gösteriyor bizlere: /ben bir duvarım hiç güneş görmedim/ sen hiç güneş görmemiş bir başka duvar/ yüzümüz benek benek tahta kurusundan/ ve sinemiz baştan başa ak üstünde karalar/ - kelepçeden kahroldu kahroldu bileklerim/ - sıyrılıp çıktım artık ölüm korkusundan/ - dilim dilim sırtımdaki yaralar/ ben demirbaşım sığır siniriyle dayak yedim/ biz de duvarız dinliyen duyan düşünen duvarlar/ bizim kucağımız terkedilmiş bir yatak gibi kirli soğuk/ ve bizim kucağımızda kasırgalı insanlar/

Türkiye’de yaşadığı yıllarda yazıları nedeni ile sıklıkla başı polisle derde girdi. 1951 yılında Gerçek gazetesinde bir yazısı nedeni ile Paris’e dönmek zorunda kaldı. 1950 li yıllarda İstanbul, İzmir ve Paris şehirlerinde oldukça sık zaman geçirmeye başladı ve ismini Türkiye’de yavaş yavaş duyurmaya başladı. İzmir’de yaşadığı dönemde Demokrat İzmir gazetesinin başyazarlığını ve genel yayın yönetmenliğini yürüttü. Yasak Sevişmek ve Aynanın İçindekiler’i aynı dönemde yayınladı. Düşüncelerini yazıp, toplumla özgürce paylaşamayan fikir adamlarından sadece biriydi Attila İlhan. Paris tecrübesi her seferinde onda o yıllarda Türkiye’de yaşanan Laik-İslamcı, Batılı-Kominist tartışmalarını dışarıdan daha iyi gözlemlemesini ve fikir dünyasından geçirmesine yardımcı oluyordu. Yurda döndüğü her seferinde ise kendine has ulusalcı bir üslup ve Atatürkçü bir düşünce geliştiriyordu. Kendisinden bir kaç on yıl önce Paris’e giden Yahya Kemal’in 1932’de verdiği bir konferansta aynen söylediği gibi Paris’e alafranga gidip alaturka dönmüştü!

Yaşadığı dönem itibari ile genç cumhuriyetin aydınlanma dönemine katkıda bulunmak için geç bir dönemde yetişse de şiirleri kadar Türk siyaseti ve toplumunun düşünce yapısına etki edecek fikir ve yazıları olmuştu: “Türk aydını dediğimiz kişi, Batı’nın manevi ajanıdır” diyecek kadar cesurdu, aynı zamanda “Batı diye bir şey yoktur. Bu hayali bir kavramdır. Almanya Almanya’dır, Fransa Fransa’dır. Birleşik bütünleşmiş Batı diye bir şey yoktur” diyecek kadar da Türkiye’deki Batılılaşma akımının karşısında eleştirel bir bakış açısıyla durabilmişti.

Günümüz iki kutuplu Türk siyasi yapısı içinde ise, Attila İlhan’ın TRT-2 de uzun yıllar devam eden Zaman İçinde Yolculuk programındaki, 3 Nisan 2004 tarihli yayınında Türkiye’deki siyaset yapısı ile ilgili çarpıcı bir yorumu akıllarda kalıyor: “...İlerici olmak batı kültürünü savunmak demektir -Ki buna laiklik diyorlar-. Eğer sen batı kültürünü savunuyorsan ilericisin. Memleketin eski kültürünü savunursan -buna da İslamcılık diyorlar- o vakit sen gericisin yahut sağcısın. Bu doğru bir tarif değil. Asıl mesele bu çıkarları kim koruyor, kimin çıkarları korunuyor? Demokrasinin yapısı temeli bu. İlericilik gericilik bu değildir. İlericilik demek büyük halk çıkarlarının menfaatlerini korumak, onları yoksulluktan kurtarmak, refaha kavuşturmaktır. Sosyal demokrasiden kominizmin dibine kadar hepsi bunu savunurlar. ...Biz bir partiye oy veriyoruz, bu liberal diye değil yahut bu sosyalist diye değil; bu laikliği savunuyor, bu dini savunuyor bu batıyı savunuyor bu doğuya savunuyor diye oy veriyoruz. Bu ancak sömürgelerde olan bir anlayış biçimidir. Bağımsız ülkelerde böyle bir seçim olmaz. Batı kültürüne ilerici diyen sadece sömürgelerdir. ...Batı kültürü hümanizmi alır, rasyonalizmi alır. Bunlar metodlardır, düşüncelerdir. Batı kültürü değildir. Sen kendi kültüründen bunları üreteceksin. Sen bunu yapmıyorsun onların dediklerini aynen uygulamaya kalkıyorsun, öbür taraf buna tepki gösteriyor ve benim ülkemin kendi kültürü olmalıdır diyor ve bunu yapmaya gayret göstermiyor ve dinine sarılıyor. Diğeri de ona diyorki sen İrticasın. Burada çok yanlış bir oyun oynanıyor. Bu tanzimattan önce oynanan bir oyundur. Tanzimattan önce de bizi bu oyuna sokmuşlardı. Sonucu hepiniz biliyorsunuz. ...Bunun tek yolu ekonomisi politiğe dayanan yani memleketin çıkarlarına dayanan iktisadi manada olayı anlayıp partilerimizi ona göre kurup, ona göre seçmektir.”

İkinci dünya savaşının ardından çok partili hayata kapılarını açan Anadolu’da, Aydınlanma Devrimi’ni demokrasi tabanında yeniden kazanma sınavını veren bir Türkiye’de yaşıyoruz. İlhan Selçuk’un 1997 Strasbourg Sempozyumu’nda söylediği gibi; “Türkiye aydınlanma olgusunu devrim ve karşı devrim gelgitleri arasında yaşıyor(2). Attila İlhan ise bugün fikirleri ile gelgitlere karşı koymaya çalışan kumdan bir kale belkide sadece.

(1) Kemal H. Harpat, Türk Demokrasi Tarihi, s.268 ( Baskı; Ekim 1996 )

(2) Server Tanilli, Türkiye’de Aydınlanma Hareketi; Dünü, Bugünü, Sorunları; 25-26 Nisan 1997 Strasbourg Sempozyumu, s.42 ( Baskı; Nisan 2003, 5. Basım

11.10.2009

48 YIL GEÇTİ

48 yıl geçti. Hasan Polatkan ve Adnan Menderes’in idamı için türlü gerekçeler sunulurken Fatin Rüştü Zorlu’nun yargılanma süreci ve idam gerekçeleri oldukça ilginçti. Aradan geçen tüm bu süre boyunca dış politikanın şahin hariciyecisinin dış güçler ve iç dinamikler tarafından idam cezası ile susturulduğu söylentileri , mahkemenin kayıtlara geçen idam gerekçelerinin önüne geçti.

1974 yılında Ecevit hükümeti’nin garantör sıfatı ile Kıbrıs Barış Harekatı’nı yapmasını sağlayan Zürih Anlaşması’nın (11.02.1959) ve yine Türk Toplumu’nun Kıbrıs Adası’ndaki haklarını koruyan Londra Anlaşması’nın imzaları dönemin Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ile atılmıştı. Ayrıca 1957 yılında Kıbrıs Türkleri’ni EOKA terörüne karşı korumak için Türk Mukavemet Teşkilatı’nın kurulmasını yine Fatin Rüştü Zorlu sağladı. Hariciyede pasif politikalara son verip, başta Kıbrıs olmak üzere bir çok konuda Türk Dış Politikas’nının çehresini değiştirmeye çalıştı.

Yıllardır hariciyede Fuat Köprülü (1950-1956) ile devam eden dış politika çizgisini terk edip şahin bir politika izledi. Londra Konferansı’nda Kıbrıs Adası’nda İngiltere ile birlikte Türkiye’nin de söz hakkı olduğunu ısrarla savunmuştu. İngiltere Dışişleri Bakanı MacMillan Kıbrıs’ın İngiltere’nin bir iç sorunu olduğunu dile getirirken, Zorlu bu konunun İngiltere ve Türkiye arasında karar verilebileceğini savunmuştu. Kıbrıs konusunda Yunan gazetelerine “Ya Kıbrıs’tan ya da Türk dostluğundan vazgeçmelisiniz” diyecek kadar Türk dış politikasının çehresini değiştirmişti.

16 Eylül 1961 yılında idam edilirken , idam sehpasında yaşananları Tarık Güryay anılarında şu şekilde yer vermiştir :

“Zorlu, ölüme gerçekten zorlu bir metanetle gitti. O kadar ki, hatta mahut gömleğin üzerine giydirilişinden sonra, kendisine dini telkinde bulunan hocanın, Arapça kelimeleri telaffuzda düştüğü hataları düzeltti. Kollarını arkadan bağlarken, başsavcıya son bir ricada bulundu. Ellerinin önden bağlanmasını istedi. Fakat bunun kanunen imkânsızlığı kendisine anlatıldı. Beraberce sehpaya doğru yürüdük. Ne masaya, ne de masa üzerindeki sandalyeye çıkarken yardım istedi. Hatta heyecandan eli titreyen cellâda: "Oğulum ne titreyip duruyorsun? İlmik senin değil, benim boynuma geçecek" dedi. Sonra adetâ kendisini uçsuz bucaksız bir boşluğa atar gibi: "Allah memleketi korusun, haydi Allahısmarladık!" dedikten sonra, ayaklarının altındaki sandalyeyi itmek işini de kimseye bırakmadı. Boyu uzun olduğu için, ayakları masaya basmıştı. Cellât masayı itti. Ona bu kadarcık da iş düşmüş bulunmasaydı, Zorlu sanki asılmış değil, intihar etmiş olacaktı.”

Aradan 48 yıl geçti. Demokrasisi istiklal savaşı ile kurulmuş bir devletin, iç ve dış politikada istiklali için mücadele etmiş siyasetçisini idamının utancını yaşamaya devam ediyoruz.


17.09.2009

11 Ekim 2009 Pazar

Yeni vergiler mi, ekonomik genişleme mi?

Bu makale Radikal Gazetesi'nde 04.08.2009 tarihinde yayınlanmıştır:

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&ArticleID=948046&Date=11.10.2009&CategoryID=99


Hem sanayici hem de hanehalkı banka kredileri nedeniyle sıkıntı yaşarken bir de ilave vergilerin gündeme gelmesi toplumumuzda hükümete ve ekonominin geleceğine dair derin şüpheler yaratabilir

ERTÜRK DEMİREL (Arşivi)

Ekonomisi durgunluğa girmiş bir ülke için pek çok iktisatçının ortak tavsiyesi vergi oranlarını düşürerek hanehalkında tasarruf oranlarını arttırmak ve bunu tüketime yöneltmektir. Böylece ekonomi canlanacak ancak büyük bir olasılıkla ekonomi bütçe açığı vermeye başlayacaktır.
İlk defa etkin bir şekilde ABD’de, Başkan Reagan döneminde ‘arz yönlü ekonomi politikası’ adıyla uygulanan sistemin temel hedefi, kamu giderlerindeki tasarruf kadar vergi indirimi gerçekleştirmekti. Böylece ülkede insanların elinde tüketmeleri için kaynak yaratmış olacaklardı. Ancak her reçete gibi bu reçetenin de yan etkileri vardı ve Amerikan ekonomisi en derin hali ile bunu hissetti. Bu tür bir vergi indirimi bütçe açığına yol açacağı için orta vadede yeni vergilerin getirilmesini zaruri kılmıştı. Bu ekonomik modelin temeli, iktisatçı Arthur Laffer’in ‘Laffer Eğrisi’ isimli tezine dayanmaktadır.

Püf noktası
Bu yeni ekonomik modelin dayanağı vergileri artırmanın bütçeyi denkleştiremeyeceği, vergi indirimleri sayesinde ekonomide gerçekleşecek gelir artış ile bütçenin denkleştirilmesinin kolaylaşacağı yönündeydi. Ancak bu modelin işlemesi için temelde bir püf nokta mevcuttu: Kamu harcamaları disiplin altına alınmalı ve azaltılmalıydı. Söz konusu model 1980’li yıllarda Başkan Reagan ve daha sonra George Bush tarafından, İngiltere’de ise Başbakan Margareth Thatcher dönemlerinde uygulanmış ve vergi indirimleri sayesinde ekonomide bir genişleme yaratılmıştı. Ama daha sonraki dönemlerde yapılan iktisat çalışmaları bunun tek başına yeterli olmadığı ve ciddi bir mali ve bütçe disiplinini de gerektirdiği anlaşılmıştı.
Türkiye’de ise iktidarların, sığ mali ve finans piyasamızda krizlere karşı en önemli ve etkin silahı vergi politikalarıdır. Kamu harcamalarını yıllara yaygın uzun bir dönemde kontrol altına almayı hiçbir zaman beceremeyen Türkiye’de ‘vergi’ şüphesiz ekonomik daralmanın ve genişlemin kapısıdır. Laffer Eğrisi modeli kapsamında örneklerini verdiğimiz ülkelerde vergi indirimleri gibi ekonomik kararlar çok daha kolay alınabiliyor. Çünkü ABD ve İngiltere gibi ülkelerin güçlü bir para birimi, güçlü ve etkin bir finans piyasası ve her zaman için devlet ve hazine kâğıtlarının alımının garantisi vardır. Dolayısıyla vergi indirimlerinin yaratacağı bütçe açığı bu ülkeler için bir yere kadar katlanılabilirdir. Ancak Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde sığ bir borsa, yüklü dış borç ve sığ finans sistemi içerisinde vergi indirimlerini gerçekleştirmek yüklü borç stoğu ve devlet desteği ile ayakta kalan bir çok önemli sektörümüz varken oldukça zor görünüyor.

2001 krizi
Son mali verilere göre ekonomisi yüzde 13.8 küçülmüş bir ülke vergi indirimini gerçekleştiremiyor ve merkezi yönetim bütçesi ilk çeyrekte 19.1 mia TL açık veriyorsa ne yapabilir? 2001 krizini sanayicisinden işçisine büyük acılar ve sıkıntılarla yaşamış Türkiye’nin 2001 krizi sonrası işsizlik oranı yüzde 10.3, 2008 mali krizinden çok önce 2008 şubatında yüzde 11.9 ve Şubat/2009 da ise yüzde 16.1. Bu yılın ilk yarısında ise merkezi yönetim bütçesi 23 mia TL açık verdi. Eğer mali disiplin için vergilerin artırılması planlanıyor ve ek vergiler düşünülüyorsa şu anki mali krizde bunun sadece bütçe gelirlerini azaltacağı, vergi kaçakçılığını ve yıllarca mücade edilen kayıt dışını arttıracağı aşikâr. Hem sanayici hem de hane halk banka kredileri nedeniyle sıkıntı yaşarken bir de ilave vergilerin gündeme gelmesi toplumumuzda hükümete ve ekonominin geleceğine dair derin şüpheler yaratabilir.
Yaşadığımız depremlerden, sel felaketlerinden, siyasi krizlerden ders almadığımız ve kendimize özgü çözüm modelleri üretemediğimiz gibi ekonomik krizlerimizden de ders almıyor ve yine kendimize özgü dersler çıkaramıyoruz. Yeni ekonomi modelleri ve çözüm yolları için geçen yaz ortasından yıl sonuna kadar oldukça bol olan vaktini iç siyasi çekişmeler, seçim ekonomisi ile geçiren Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu durumda dersini çalışmamış ve sınıfta kalmış bir öğrenci gibi ne yazıkki 2001 krizinde aldığı tedbirlere benzer sıkı mali ve bütçe programı uygulaması gerekiyor. Bunun için en temel yöntem olan vergi gelirlerini arttırmak yoluna gidilecektir. Ancak ekonominin daha da daralmaması için belkide önce Merkez Bankası rezervlerinden biraz feragat etmemiz ve kamu bütçesini tekrar kontrol altına almamız gerekiyor. Yoksa 2001 krizi sonrası uygulanan bütçe programının hatalarını tekrarlar, ekonomik genişlemenin gecikmesine neden olabiliriz.

1 Temmuz 2009 Çarşamba

BİR KRİZİN ANATOMİSİ


Yaşanan son finansal kriz en çok Karl Marx’a yaramış görünüyor. Zira Das Kapital’in Almanya’daki satışları yüzde 300 oranında arttı. Krizin en karanlık noktalarında da kimi iktisatçıların, Karl Max’tan alıntılarla kapitalizmin çöktüğünü ilan ettiklerini unutmamak gerek. BBC Televizyonunun Kızıla Dönüş ( Turning Red ) başlığı ile duyurduğu haberde Karl Marx’ın krizle ilişkilendirilen bir kaç cümlesi sıkça kullanıldı: “Kapitalizm, kendini yok etmeye yol açacak içsel dinamikler yaratacaktır, tıpkı feodalizm gibi...” Ünlü Kominist Manifesto’nun bu başlangıç cümlelerinin yanında 'Burjuva kendi mezar kazıcılarını yaratacak', gibi iddialı tespitlerinde olduğunu hatırlatmak gerek. Daimler Benz şirketinin eski Başkanı Edzard Reuter Marx’ın haklı olabileceği endişesi ile yaptığı açıklamada şöyle diyor: “Karl Marx ile Friedrich Engels’in Komünist Manifesto’daki kehanetlerinin bir gün gerçekleşmesini istemiyorsak, Avrupa yaklaşımı ekonomi politikalarının tamamlayıcı parçası olmalıdır. Para kazanma özgürlüğünü sınırlayacak, ekonomik aktörleri toplumsal ihtiyaçlara, ahlaki değerlere saygı göstermeye zorlayacak uluslararası planda geçerli kurallar koymaya çalışmaktan başka seçeneğimiz yok”. Ekonomik krizin mali etkileri yanında, yarattığı ideoojik sarsıntılarda konuşulmaya başlanırken Türkiye’de İş Bankası Kültür Yayınları ve Cogito Marx’ın fikirlerine yer veren yeni yayınlar yayımlamaya başladılar.


Atlantik’in diğer kıyısında Amerika’da, Avrupa’daki Keynes-Marx tartışmaları bir yana krizin çözümleri Kapitalizm köklerinde arandı: Lehman&Brother’s ile başlayan kriz önce finansal krize , ardından güven bunalımına dönüşüp peşinden özel sektöre sıçrar ve Kapitalist sistem Karl Marx’ın manifestosu ile eleştirilirken Ben Bernanke, lakabına ( Helikopter Ben ) yaraşır biçimde piyasalara yeni çözüm önerileri getirdi. İlk defa 2002 yılının kasım ayında “merkez bankaları durgunluğa karşı gerekirse helikopterden para basmalı” dediğinde Bernanke Fed’in icra kurulu üyesi olduğu için fazla önemsenmemişti ancak FED Başkanı olduğunda Milton Friedman’ın “Paranın Miktar Teorisi”ne olan inancı daha dikkat çekici hale gelmeye başladı. Bunda elbette krize karşı kullanmayı düşündüğü paranın 2 trilyon doları bulmasının etkisi büyüktü. Sonuçta mortgage firmalarının riskleri satın alındı, başta otomotiv sektörü olmak üzere finansal krizde zor duruma düşmesi ülke ekonomisini derinden etkileyecek sektörlere ve firmalara para pompalandı.


Bir dizi önlem ve G20’den çıkan mali sıkılaştırma kararlarının ardından IMF Baş Komiser olarak görevlendirilirken krizin etkilerini görmek için 2009 yılının 1. Çeyrek büyüme rakamları merakla beklenmeye başlandı. Açıklanan büyüme rakamlarına göre, borçları nedeni ile internette satışa çıkarılan ülke diye haberleri çıkan İzlanda sadece %3.2 küçülürken, 2008 yılı sonlarında IMF yardımı olmazsa borçlarını ödeyemez denilen Macaristan’ın ise %5.4 küçüldüğünü görüyoruz. İhracat işlemlerinde, ekonomilerindeki mali sorunlar nedeni ile muhabir bankaların ve finansal kuruluşların bile limit açmakta çekindiği Yunanistan %0.3 büyürken, Romanya %6.4 küçülmüş. Türkiye ekonomisi ise tüm kriz tecrübesi ve finansal kuruluşların geçmişten gelen güçlü yapısına rağmen %13.8 küçüldü.


Krizin ilk günlerinden itibaren Türkiye ekonomisine baktığımızda, sanayicimizin krize oldukça hazırlıksız yakalandığını görmekteyiz. Yüz milyarlarca dolarlık yatırım devam ederken başlayan krizin, döviz piyasalarındaki dalgalanma ile birlikte yarattığı etki şüphesiz tartışılmaz. Stoklarını bir önceki yıla göre ayarlayan ve üretim programlarını buna göre gerçekleştiren toptan ve perakande firmaları krize kendi sektörlerindeki %25 küçülmeyle yakalandıkları gibi düşük ciro yüksek stoklama nedeni ile saklama maliyetlerini de arttırdılar. Tarım sektöründe de benzer bir tablo görmekteyiz. Zaten düşük verim ile çalışan tarım sektörünün ise %3 küçüldüğü görülmekte.


Ekonominin başındakilerin krizi algılamaktaki gecikmeleri, iç siyasi tartışmaların tarihin en büyük krizlerinden birinin önüne geçmesi, yerel seçimlerde bütçe disiplininden feragat edilmesi, zamanında önerilen krize çözüm önerilerinin dikkate alınmaması gibi nedenlerden ötürü ekonomik krizin Türkiye’deki etkisi tahmin edilenin de üstünde olmuştur. Tüm bunların ardından OECD ülkeleri içinde Letonya ve Estonya^nın ardından ekonomide en fazla küçülen 3. Ülke olmayı başarmış bulunmaktayuz.


ERTÜRK DEMİREL


30 Haziran 2009 Salı

LÜBNAN-İRAN-TÜRKİYE


07 Haziran’da Lübnan’da yapılan seçimler öncesi , yapılacak seçimin Hizbullah lideri ve 8 Mart hareketinin öncülerinden Nasrallah ve Batı yanlısı 14 Mart hareketinin öncülerinden Hariri arasında geçeceği biliniyordu. Seçime katılan iki tarafın politikaları, söylemleri ve vaatleri İsrail ile yürütülen son diplomasi girişimlerinden, İran ve İsrail merkezli bölgedeki gerginlikten ve Lübnan’ın ateşin ortasında kalmasından dolayı iç politikadan çok bölgede izlenecek siyasi yol üzerine kuruluydu. Dolayısı ile seçimleri izleyen bir çoklarının beklentisi bu gergin ortam içinde Lübnan’da seçimlerin oldukça gergin bir ortamda geçeceği ve büyük olayların görülebileceği yönündeydi. Oysa tüm bu beklentilerin aksine Lübnan’da seçimi kaybeden Nasrallah sonucu büyük bir olgunlukla kabul ederken, hükümetten kendilerine İsrail sınırındaki eylemlerinde karışılmaması talebinde bulundu. Hariri hükümetinin seçimi kazanması Batı medyası içinde sevinçle karşılanırken, Lübnan’ı çok daha yakından tanıyan Arap medyası ise Nasrallah’ın muhalefette kalarak Hariri hükümetinin ülkeyi bütünleştirici politikalar izlemesine engel olarak bir sonraki seçime kadar büyük bir güç toplayabileceği telkininde bulundular. Bu bir çokları için Lübnan’da artan İran gücü demekti: Yani bölgede İsrail ile olan gerginliğin yanında Şii ve Sünni cemaatler arasında da gerginliğinin de artması demek olabilirdi.


Lübnan seçimlerinden 5 gün sonra ise Lübnan’daki Nasrallah’ın da hamiliğini de üstlenen Ahmedinecad’ın İran’ında cumhurbaşkanlığı seçimleri gerçekleşti. Ne yazıkki seçimlerin ardından Lübnan’daki demokrasi olgunluğu görülmeden iktidar ile muhalefetin meydanlardaki kapışmaları gözler önüne geldi. Oysa muhalif lider Musavi, her zamankinden daha yüksek kamuoyu desteği ile seçimlere giriyordu. Musavi’nin arkasında oluşan desteğin sebebi ise sadece rejimin şeklinden değil, yıllardır kötü giden ekonomi, artan yoksulluk ve bürokratik yolsuzluğuna kamuoyunda artan tepkisi diyebiliriz. Seçimlerden sonra elden ele dolaşan seçim hilelerinin haberleri yanında oy oranlarının gerçekleri yansıtmadığına dair haberlerde ortaya çıkınca adaylar ve destekçileri meydanlarda haklarını aramaya başladılar. Buraya kadar demokrasisi çok da gelişmemiş bir ülkede görmeye alışık olduğumuz siyaset düzeni yaşanırken, bundan sonrasında ise dünyada özellikle batıda “rejimi değiştirmek isteyen devrimci muhaliflerin” haberleri yazılmaya başlandı. Kimse seçimlere hile karıştırılmış olmasının bir ihtimal veya kanıtlanmamış bir savdan ibaret olabileceğini düşünmedi. Kimse Ahmedinecad’ın İran’ın kırsal kesimlerinde hâla yüksek bir popülerliğe sahip olabileceği ihtimali üzerinde bile durmazken birden bire gazetelerde gönüllerideki İran yazılmaya başlandı. Mevcut lider Ahmedinecad’ın gerçekten seçimleri kazanmış olabileceği ihtimali bölge istikrarı için ürkütücü olsa da eğer demokrasiden bahsediyorsak her türlü sonucu kabul etmek durumunda kalıyoruz. The Independent gazetesi köşe yazarı Adrian Hamilton son olaylarla ilgili şöyle diyor: Biz sırf öyle istiyoruz diye işler istediğimiz gibi yürümüyor. İran’da sonuçlara bir kez hileli dediğimizde, Ahmedinecad’ın gerçek popülerliğine ve gerçekten de seçimi kazanmış olabileceği ihtimaline karşı körleşiyoruz. Ayaklanmaları rejime karşı devrim diye kategorize etmek, birçok göstericinin şikâyetinin siyasetten ziyade ekonomiyle ilgili olması noktasını görmezden gelmemize yol açıyor “. Bir çokları gibi muhalif lider Musavi’de kabul etmese de , gösterilere kendince bir ideoloji yüklemek istese de İran’da muhalif göstericilerin sorunu rejimle değil bürokrasi ve iktidarla. Bu ne yazık ki İran’da beklenen demokrasi değişiminin gecikmesi demek ama aynı zamanda bir halkın egemenliğine sahip çıktığının büyük bir göstergesi ki gelecek için yine de umut verici.


Türk Dışişleri ise seçimlerden sonra Ahmedinecad’ı ilk tebrik edenlerden. Bu hali ile direnişin uzun süreceğini düşünürsek muhalifler için oldukça cesaret kırıcı. Şüphesiz İran’daki muhalifler , bölgedeki en büyük dış desteğin, bölgedeki en çağdaş demokrasi olan Türkiye’den geleceğini umut etmişlerdir. Ancak reel politika bir çok idealin ötesine geçiyor. Nasıl Amerika ; Afganistan, Pakistan ve Suriye ile ilgili sorunları Türkiyesiz çözemezse, Türkiye’de bu bölgelerdeki sorunları İran’a rağmen çözmekte zorlanır. Türk Dışişlerinin, kendilerine misyon edindikleri ve yüzyılın projesi olarak gördükleri Afganistan ve Pakistan’ın normalleştirilmesi sürecinde İran’ın da derin biglilerine ihtiyacı olacaktır. Ama istikrarlı, PKK, Afganistan ve Suriye konularında Ankara’yı destekleyen bir İran hükümetinin bilgilerine; uluslararası politik düşünceleri güven vermeyen ve İran’da istikrarı koruyacak kamuoyu ve bürokratik desteği olmayan Musavi’ye değil...


Ertürk Demirel

LÜBNAN’DA SICAK BİR HAZİRAN YAŞANACAK


Lübnan asıllı ressam, şair, filozof Halil Cibran, Ermiş adlı kitabı ile ABD ve Avrupa’nın 68 kuşağının en çok konuştuğu, fikirleri üzerinde tartışıtığı yazarlardan biri olmayı başarmıştı. Ruhban sınıfının ağır eleştirileri nedeni ile Rodin, Cibran’ı 20. Yüzyılın Blake’i ( İngiliz şair, ressam ve mistik vizyonerhttp://mumsema.net/images/smilies/nokta.gif ) olarak nitelendirmişti. 1931 yılında, yakalandığı hastalıktan dolayı yoksulluk içinde ölen Halil Cibran, özgürlükçü ve Arap Birliği’nin ateşli bir savunucusu olarak yurttaşlarına fikirlerinin ilham olması için şöyle sesleniyordu: Şimdi neler söylüyorsam tek yürekten, Yarın söylenecektir binlerce yürekten...


Bugün ne Arap dünyası ne de Lübnan için Halil Cibrani’nin hayallerine yakın diyebiliriz. 1931 yılında Beyrut doğunun Paris’i olma yolunda değişimler yaşarken, bugün Hizbullah- İsrail-ABD-Suudi siyasi baskıları arasında değişim ve dönüşüm sancılarını bir arada yaşıyor. 14 Şubat 2005 tarihinde devlet başkanı Refik Hariri suikastle öldürüldüğünde Lübnan’ın ulusal gazetesi Essefir olayı Tek bir patlamayla Lübnan`ın başı vuruldu. Şimdi, bütün rüzgarlara açık başsız bir ülke gibi ve doğudaki kılavuz rolü yitti”, diyerek yorumlamıştı. O günden bu yana Lübnan için hiç bir şey eskisi gibi olmadı. Olayla ilgili suçlular aranırken, BM ve Washington’da tüm gözler Şam’a çevrilirken, söz konusu suikast nedeni ile yapılan soruşturmalar ve gözaltılar Lübnan’da derin devlet ilişkilerini acı bir şekilde gündeme getirdi. Öyleki Hariri’nin öldürülmesi ile ilgili 4 üst düzey subay tutuklanarak ceza evine gönderildiler.Generallerden bir tanesi dört sene sonra serbest bırakıldığında şöyle bir açıklama yaptı: “Gözaltına alınışımız siyasi nedenlerden dolayı idi ve dört sene boyunca çoğunluk tarafından istismar edildi. Hapse atılmamız politik bir kararken şimdi serbest bırakılışımız mahkeme kararıyla oldu”. Suikast ile başlayan süreç Lübnan’ın Gladyosu gibi görünsede işin içinde Hizbullah-Hamas ilişkileri, İsrail-İran çekişmesi, ABD-Suriye arasındaki Irak ve El Kaide nedeni ile yaşanan gerginlik ve elbette bölgede kayıt altına alınamayan bir trilyon dolarlık kayıt dışı paranın paylaşımını barındırmakta.


Zaten kendisi yeterince karmaşık ve sorun yumağı olan Ortadoğu içinde küçük ama bölge istikrarı için hayati bir öneme sahip Lübnan’da dengeleri yeniden kurmak üzere 7 Haziran’da parlemanto seçimleri olacak. Reformist liderler ile muhafazakar adaylar arasında geçeceği nedeni ile benzer bir seçimde 12 Haziran’da İran’da olacak. Bu iki seçim nedeni ile haziran ayının bölge için oldukça sıcak geçeceğini söyleyebiliriz.


Lübnan siyaseti 8 Mart ve 14 Mart olmak üzere iki önemli siyasi oluşum ile idare ediliyor. 2005 yılında Hizbullah’ın Beyrutta’ki eylemlerden sonra Suriye’yi destekleyen, silahsızlanmaya karşı çıkan ve İsraille silahlı mücadeleyi savunan 8 Mart ittifakı Hizbullah (Şii), Nabib Berri’nin (Şii) Emel Partisi ve Michel Aqun’un (Hristiyan) önderliğindeki FPM ( Özgür Yurtsever Hareketi ) den oluşuyor. 14 Mart koalisyonu ise yine 2005 yılında Beyrut’ta gerçekleştirilen fakat 8 Mart ittifakına karşın Suriye karşıtı olan kitlesel gösterilerden adını alıyor. Refik Hariri’ye yapılan suikastten tam bir ay sonra koalisyon ortaya çıktı ve Sedir Devrimi ile 29 yıl sonra Suriye askerlerinin Lübnan’dan çekilmesine neden oldu. Aynı zamanda ülkeyi yöneten şimdiki koalisyonda olan 14 Mart ittifakı içinde Sünni, Dürzi ve Hristiyan partiler oluşuyor. İttifakın başında ise öldürülen lider Refik Hariri’nin oğlu Said Hariri bulunuyor.


Bir çok ülke seçimde çıkacak her türlü sonuçta dahi ülkede daha fazla karışıklık çıkmaması için bir koalisyon hükümeti olmasını istese de Müstkabel lideri Hariri, seçimleri Hizbullah'ın kazanması halinde, uzlaşı hükümetinde yer almayacaklarını bir çok kez dile getirdi.


Sonuçta 7 Haziran günü oalcak seçim görünürde , Suriye ve İran’ı destekleyen Hizbullah lideri Nasrallah ile ABD ve bir çok batlı devletin seçilmesini istediği Hariri arasında geçecek. Görünürde demek daha doğru çünkü seçimden Hizbullah’ın desteklediği 8 Mart ittifakı çıkarsa bu İsrail-Suriye-Lübnan çizgisinde yeni çatışmaların yaşanacağı korkusunu da beraberinde getireceğe benziyor. Bir de 12 Haziran’da İran’dan reformist bir liderin çıkmama ihtimalinin yüksek olduğunu düşünürsek, bölgede barışı temin etmek için yakın gelecekte, Türk Dışişleri’nin , çoktan Ortadoğu diplomasisinden elini çekmş Mısır ve Suudi diplomatlara fazlası ile ihtiyacı olacağını gösteriyor.


Lübnan’daki seçimi izleyen bir çok kişi için 7 Haziran’daki seçim Ortadoğu’nun selameti ve bölgedeki barış çabaları arasında yeni bir çatlak oluşmaması açısından hayati bir öneme sahip. Pek çok kişi için seçimin önemi uluslararası ilişkilere ve bölgesel barıştan ibaretken Londra’da Arapça yaynlanan Kuds El Arabi gazetesi geçtiğimiz günlerde seçimin Lübnan Halkı için bir demokrasi mücadelesi olduğunu hatırlattı:


“...Farklı akımlarıyla Lübnanlıların felaketlere ve iç savaşlara rağmen demokrasiyi koruduğunu itiraf etmek gerek. Dünyada en fazla diktatörlüğün bulunduğu bölgede inatla direnen neredeyse tek ülke Lübnan. Seçim öncesi Lübnan’ı ve demokratik hareketliliğini takip edenler, bu halkın müdahalelerle dolu bir ülkede gerçekleşmesi beklenen şiddet eylemlerinden uzaktaki dinamizmine, demokrasiye ve uygarca bir rekabete tutunma kararlılığına saygı gösterilmesi gerektiği izlenimini edinecektir.”


Ertürk Demirel

3 Mayıs 2009 Pazar

Milliyet Spor Yazarı Uğur Meleke ile Söyleşi

Türk takımları sizce grup maçlarında mı daha iyi konsantre oluyor yoksa eleme maçlarında mı?

Bizim sadece futbolcular açısından değil de sanki genetik olarak kısa vadeli işlerde daha çok konsatre olmak son dakika başarısı özelliğimiz var herhalde. O yüzden grup maçları uzun vadeli konsantrasyon, sistematik çalışma, disiplin gibi bizim çok da tanıdık olmadığımız özellikler gerektirdiği için eleme maçlarında çok daha fazla başarılı olduğumuzu düşünüyorum.

Bunun sebebi sizce ne? Takımların, medyanın ve kamuoyunun maçları algılaması ile mi ilgili? Futbola ne kadar profesyonel yaklaşıyoruz.

Akdeniz toplumu, sıcak kanlı insanlar, her hangi bir iş kolunda da uzun süreli disiplin gerektiren arenada başarılı olacağımızı zannetmiyorum. Ama kısa vadeli işler, pratik zeka, kurnazlık gerektiren işler gerektiren işlerde daha fazla başarılı oluyoruz.

Ama Fransa ve İtalya’da Akdeniz toplumu ve onlar sistemlerini oturtmuşlar. Konsantrasyon, profesyonellik sorun olmuyor onlarda.

İtalya’yı bir kaç defa görme fırsatım oldu. Bize çok benziyorlar. Sokaktaki hengame, yaşam tarzları, trafikteki sorunlar bizi andırıyor. Eğer bizden biraz üstünlükleri varsa kurumsal yapıyı daha çok oturtmuş olmaları olabilir. Belki ödül-ceza yönetmeliğinde daha başarılı olmuş olmaları olabilir. Eğer bizde cezalar caydırıcı uygulanabilmiş olsaydı sorunlar daha çabuk çözülmüş olurdu.
Juventus örneği mesela...

Bizde bunun çok defa yaşandığı söylendi. İspat edildi. Çok güzel bir örnek, onlar bunun karşılığını uyguladılar. Uygulamaya koyuldu. Seksenlerde Milan’ı küme düşürüdüler, 2000’lerde de Juventus’u küme düşürdüler diye on yıl sonral yirmi yıl sonra konuşuluyor olacaktı. Juventus ve Milan’ı küme düşürdüyse bu ülke bizi de küme düşürür diyeceklerdir diğer takımlar.

Bizde böyle bir şey olsa. Mesela son derbi maçından sonra Galatasaray veya Fenerbahçe küme düşürülseydi ne olurdu?

Hiç bir şey olmazdı. Denemedik ki! Hep bir korku cumhuriyeti yaratmışız. Ondan korkarak çekinerek yaşıyoruz. Juventus ve Milan’ı küme düşürdüler bir şey oldu mu? Bunlar dünya çapında taraftarı olan kulüpler. Fenerle Galatasarayla kıyas kabul etmez. Juventus’un iki yüz ülkede taraftarı var desem yalan mı? Tüm dünyada beş yüz milyon taraftarları var desem yalan mı? Vardır yani. Böyle küresel marka değeri olan kulüp. Sadece o sene yayın haklarından 130 mio avro kayıp yaşadılar. Bu sadece bizim bütün havuzun değeri. Sadece Juventus ‘un kaybı bu. Kaybettikleri oyunculara bakın küme düştükleri için: Zlatan İbrahimovic, Zambrotta, Patrick Viera, Cannavaro’yu kaybettiler. Çok ciddi 6-7 dünya çapında futbolcularını kaybettiler. Bir tanesi Galatasaray ve Fenerbahçe’de yok. Keşke bizde de düşürseler de görsek ne olduğunu. Bence hiç bir şey olmaz.

Türk futbolunda kulüpler bazında belli bir istikrar yakalayamadık ne yazık ki. Galatasaray ve Fenerbahçe’nin başarılarında da bir istikrar göremiyoruz. Sorun nerede? Teknik adamlarda mı, kulüp yöneticilerinde mi, alt yapımızda mı?

Aslında bir zincirin halkaları gibi. Sporcular, teknik adamlar, spor medyası, kulüp yöneticileri bir zincirin arkası. Biri geri giderken diğeri ileri gidemiyor. Geride olan önde olanı çekiyor. Zincirin halkalarının ileri gitmesi için hepsinin ileri gidiyor olması gerekiyor. Beraber hareket etmeleri gerekiyor. Ama sıralamaya koymak gerekirse en geride olanın kulüp yöneticileri olduğunu düşünüyorum. En geriden çeken onlar bence. Sporcular ve antrenörler biraz daha önde olduğunu düşünüyorum. Eğer kulüp yöneticileri o silsileye katılabilseydi ve sporcular ile antrönerler ile kafa kafaya gidebilselerdi bu Galatasaray’ın 2002 ve Fenerbahçe’nin 2008 başarısının en azından orta vadeye en azından yayılabilirdi herhalde. Zaten en azından Fenerbahçe’nin başarısının devamının olmamasında kimse Zico’yu suçlayamaz. Basit bir örnek bu. Kimi suçlayabilirsin bu arada. En geride kulüp yöneticileri, onlardan biraz daha önde ama geride spor medyası en önde sporcular, hakemler ve antrenörler olduğunu düşünüyorum. En önde antrenörler. Sonra sporcular ve hakemler. Aslında hep onların geride olduğunu iddia ediyoruz öyle değil mi?

Hakemleri nasıl görüyorsunuz bu arada?

Kıyas yaparsak çok öndeler. Hem yöneticilerden hem de spor medyasından çok öndeler. Hem bilgi hem birikim olarak.

Aslında İngiltere’de de hakem kararları çok tartışmalı. Ama orda bu kadar baskı olmuyor.

İngiltere’deki durum biraz farklı aslında. Bizdeki hakemleri İtalya ve İspanya’daki tartışmalarla kıyaslamak gerek. İngiltere’de hakemler tam profesyonel ve yarı profesyonel. Bizde hakemlere müsabaka başına 1.500-2.000 TL ödeyebilirken İngiltere’de yıllık 2.5 mio € yıllık bir hakemin bütçesi. 47-49 yaşına kadar hakemlik yapabiliyorlar. Bunlara bu kadar para ödenirken daha fazla yararlanmak istiyorlar. 16 veya 19 profesyonel hakemleri var. Bunları değiştirme şansları yok. Futbolcular da bunun farkında. Bir gerekçe bu. İkinci gerekçe de şu, yine bizden farklı olarak: Premier Lig bir şirket. Yan Premier Lig AŞ gibi. Borsaya açık ve çok ciddi bir şirket. 2.5 mia USD değerinde bir şirket. Toplam küresel futbol değerinin 13 mia USD olduğundan bahsediliyor. 200 tane lig var ve beşte bir değerini tek bir lig almış. 2.5 mia dolarlık bir şirket için konuşmak da biraz cesaret gerektiriyor. Çünkü şirketin borsadaki değerini kafana göre düşüremezsin. Ticari mahkemeye verirler adamı. O yüzden öyle televizyon yorumcuları hakemler ve futbolcular hakkında kolay kolay konuşamaz. Onlar için yargıya güven var, yargı çalışıyor. Burda birisi televizyona çıkıp SüperLig’de şaibe var ama ispatlayamıyorum diyor. Bununla kulüplerin ve Süper Lig’in marka değerini düşürüyor, belki sponsorlarını kaçırıyor. Çünkü sponsorlar lig şaibeli diye sponsor olmak istemiyor. Biz bunu basketbol liginde gördük. Kulüplerin forma reklamları bulamadığı zamanları gördük. Ama bunun hiç bir karşılığı yok. Televizyonda bunu söyleyen adam hâla konuşuyor, on yıl sonra da hâla konuşuyor olacak.

Bununla birlikte futbol mentalitesi de önemli sanırım. Bizim bir futbol ekolümüz yok. Fatih Terim’de sıkça dile getiriyor. Brezilya, Hollanda veya Almanya gibi vir ekol olmalıyız diyor. Bunun başarmak için nereden başlamak gerekiyor?

Bu ekol denilen iş holistik bir iş aslında. Az önce bahsettiğimiz o zincirin halkalarının bir arada hareket etmesi gerekiyor. Ama federasyonun bununla ilgili bir çalışması var. Ben umutsuz değilim. Bir futbol gelişme merkezi kurudular. Yıllık 50 mio TL bütçesi var. Çok ciddi bir rakam var. Futbol paydaşları içinde en fazla payı alıyor. Ne yapıyor? Akademi ligleri kurdu: 12-13-14-15 yaş ligleri kurdu. Buralarda profesyonel takımların alt yapı takımları yarışıyor. Alt yapı organizasyonu sağlıklı olmayanı lige almıyorlar. Mesela alt yapısı çok sağlam olduğunu düşündüğümüz Kayserispor’un çok fazla eksiği olduğu görüldü. Onlara öneriler getirdiler. Bankasya 1. Ligin’de mücadele eden Güngören Belediyespor’un alt yapı ile ilgili hiç bir çalışması yokmuş. Federasyon artık bunları hep denetliyor. Birinci iş bu. İkincisi hakemleri yarı profesyonel yapmak için uğraşıyorlar. Haftasonları hakemleri Silivri’de kampa alıyorlar. Eğitimleri baştan yenilediler. 85 yllık Cumhuriyet tarihinde müfredatı hiç yazılmamış hiç. Hakemlerin eğitimi var ama müfredatı yok. Yazılı bir şey yok. Hocaların keyfine kalmış. Antrenörlerin eğitimi var müfredat yok. Anrenörlük kursları açılıyor yazılı bir şey yok. İnanabiliyor musun? 85 yıllık Cumhuriyet tarihinde bir müfredat yazılmamış. Federasyon çalışıyor bununla ilgili.

Ekol olmaz elbette.

Tabi, tabi.. Ekol olması mümkün değil. Dolayısı ile bütüncül yaklaşıp, futbolun paydaşlarını tek tek geliştirmek gerek. Bununla ilgili federasyon akil insanlarla destek alıyor. Daha önce spor medyasının bunlardan bilgisi yoktu artık bilgilendiyor. Mesela halı sahaların yönetiminin federasyona geçtiğini biliyor muydunuz? Gençlik Spor Genel Müdürlüğü’nde bununla ilgili protokol yapılmış. Halı sahaların gündüz saatleri boş. Çocuklara spor yaptırılacak nerede yaptırılacağını düşünmüşler, halı sahaların boş saatleri olduğu görülmüş. Atıl saatlerde kullanılmak üzere protokol yapılmış. Düşünülmemiş daha önce. Şimdi düşünen birileri var. Okul antrenörlüğünü geliştiriyorlar. Her okulun bir beden öğretmenini 40 saat eğitime alacaklar. Antrenörler yapacaklar. Böylelikle okul takımlarının başındaki hocalar kafalarına göre değil aldıkları eğitime göre eğitim verecekler.

Federasyon’un çabaladığından bahsettik. Peki Merkez Hakem Kurulu?

Bizim hakemlerin kural bilgisi , fizik kondisyon eksikliklerinin çok olduğunu düşünmüyorum. Bizim hakemlerin en büyük eksikliği moral. Komite bununla ilgili çalılıyor. Ama komite dışında paydaşlara düşen vazifeler var. Bununla ilgili bir çalışma yapılmıyor. Hakemler hakarete maruz kalıyorlar. Mahkemeye gidiyorlar, gitseler de sonuç alamıyorlar. Bunun çözülmesi gerek. Biri kalkıp da sen bekçi gibi düdük çalıyorsun, karınla sorunun var dediğinde adamın mahkemeye gidebiliyor olması gerek. Bu insanların günlük yaşamları da var. Günlük hayatta da işleri var. Günlük hayattaki işinde başına böyle bir şey gelse neler yapabileceğini düşünemiyorum. Ama hakemlik yaptığında kurum zedelenmesin diye hiç bir şey yapamıyor.

Son olarak şunu soracağım. Anadolu takımlarının belediyelere bağlı olması bir sorun mu, aşılabilir mi?

Bu kulüplerin belediyelere veya zengin iş adamlarına bağlı olması ekonomik özgürlüklere bağlı diyoruz. Peki bunların ekonomik özgürlüklerinin sebebi ne? Tamamen kötü yönetimden kaynaklanıyor. Türkiye’de bir Anadolu takımının, 14 takımın yıllık geliri 11-12 mio USD den aşağı değil. Yani yayın havuzundan, isim haklarından, İddia^’dan hiç bir çaba göstermeden aldıkları para bu kadar. Hiç bir şey yapmasınlar, maçlara hiç seyirci gelmesi aldıkları tutar bu. Bu para Hollanda’da, Belçika’da şampiyonluğa oynayan takımların geliri düzeyinde. İsviçre’dekilerin çok üstünde. Bu para çok ciddi bir para. Tahmin ediyorum Az Akmaar’ın geliri bu düzeyde. Bizdeki sıkıntı da kötü yönetimle ilgili. Kötü yöneten, parayı kötü harcayan yöneticilerden hesap sorulamamaması.

Teşekkürler.

Ben teşekkür ederim.

Dr Bahadır Kaleağası, TÜSİAD Uluslararası Koordinatörü le söyleşi.

E.D. :Sizinle en son 2005 yılında röportaj yaptığımızda Fransalmanya’dan ve bunun AB de lokomatif olduğundan bahsetmiştik. Bugün bu değişti mi? Son finansal kriz ile AB de yeni bir aktör ön plana çıktı mı? Mesela İngiltere bu ikilinin yanında yeni bir aktör olarak baskın bir rol alabilir mi?

B.K.Berlin-Paris ekseni her zaman AB'de siyasal karar alma sürecinin itici gici görevini üstlenmekte. Fakat sonuca ulşmada Londra'nın onayı ve kriz sonrasında en başından işin içinde olması zorunlu hala geldi. Tabii bu da yetmez, 27 ülkenin herbirinin önemli alanlarda veto yetkisi sürmekte.

E.D. Son finansal krizde AB içinde bir dağınıklık görüldü. En acil konuda tüm devletler ilk etapta kendi ekonomik paketlerini açıklamaya, krize karşı tek başlarına önlem almaya çalıştılar. Bu siyasi karmaşanın etkisi krizin en başında da dolar-euro paritesinde göründü zaten. Kendi içinde hızlı kararlar alamayan, birlikte hareket etmekte geciken bir birlik izlenimi yarattı. Bu sizce bir sorun mu yoksa AB içinde yaşanması gereken bir güven sürecinin bir sonucu mu?

B.K Avrupalılar ekonomilerinin ABD ile sandıklarından da daha sıkı bağlar ve düğümler içinde olduğunu anladılar; küreselleşmeye ve Avrupa siyasal birlik sürecine daha gerçekçi bakmayı öğreniyorlar. Bunun somut bir sonucu AB'de karar sistemi ve kurumların daha etkin işlemesini düzenleyen Lizbon Antlaşması'nın tekrar gündeme gelmesi oldu. Daha önce referandumu olumsuz çıkan İrlanda antlaşma için onay sürecini tekrar başlattı. Nobelli ABD'li ekonomist Krugman da AB'nin artık daha skı para ve vergi politikalarına sahip olması gerektiğine işaret etti. Bir çok alanda krizin AB'ye etkisi "daha fazla Avrupa" ile "çok daha fazla Avrupa" olarak özetlenebilecek bir seçenek dizini yarattı.

E.D. AB’ne yeni üye olan doğu bloku ülkelerin mali sıkıntıları Batı Avrupalılar için yeni vergiler mi demek? Belçika’da Flamanlar ile Valonların yaşadığı ekonomik sorunun bir benzeri AB’nin kuzey ve güney yakası arasında da yaşanabilir mi?

B.K Bugün artık demir perdesiz bir Avrupa var. Fakat tarihin cilvesi olarak, küresel ekonomik kriz ‘demir perde’ kavramını tekrardan gündeme taşıdı. Macaristan AB’nin Orta ve Doğu Avrupalı üyeleri için 190 milyar euroluk bir mali destek paketi talep ediyor. Bu arada Paris daha fazla kamu harcaması ile ekonomileri canlandırmak isterken, Berlin bütçe disiplininden ödün vermeye yanaşmıyor. Sarkozy’nin AB’nin ekonomik istikrar paktının ihlali eğilimlerini Merkel uygunsuz buluyor. Fransa arkasında İspanya, Portekiz, İtalya, İrlanda ve Yunanistan’ın desteği ile hareket ediyor. Merkel’i İsveç, Finlandiya, Danimarka, Hollanda, Lüksembourg gibi bütçe açığı denetim altındaki ülkeler izlemekte. Eski Orta ve Doğu Avrupa ise bu sefer aynı gemide değil. Macaristan, Bulgaristan ve Romanya Fransa ile benzer çizgide. Polonya ve dönem başkanı Çek Cumhuriyeti ise yardımı ve ‘demir perde’ söylemini gereksiz görmekte. Slovakya ve Slovenya da Euro bölgesi ülkeleri olarak sıkı durmaya çalışmakta. Bu sefer ‘demir perde’ daha ziyade Kuzey-Güney ekseninde Avrupa’ya çökmekte. Tabii bu yalnızca ekonomik ve şimdilik demirden ziyade kalın kadife bir perde.

E.D. AB kendi içinde bir değerler topluluğu, sosyal refah birliği iken gerek Yunanistan’da çıkan öğrenci olayları, gerekse Fransa ve Hollanda’da çıkan göçmen isyanları ile yeni soru işaretleri oluşturdu. AB gerçekten kendi içinde bir sosyal refah birliği olabildi mi? Göçmenlerin, etnik milliytçilerin taleplerini karşılayabildi mi?

B.K Evet AB dünya tarihinde bu ölçekte en başarılı çok kültürlü siyasal ve toplumsal birlik projesidir. Bununla birlikte henüz mükemmel olmaktan çok uzak ve demokratik sistemi içinde AB yurttaşlığı ile etnik farklılıklar arasındaki dengeleri henüz bulamadı.

E.D. Son Nato toplantısında, Danimarka’nın Nato Genel Sekreterliği’ne onay vermemiz için AB kozu kullanıldı. AB ile Nato’yu bağımsız düşünmemiz gerekmiyor mu? Eğer Nato ve AB arasındaki bağ bir koz ise bunu Türkiye neden kullanamadı? Danirmaka’nın neler yapacağını görüp sonra onay vermemiz gerekmez miydi?

B.K Türkiye'nin bu konuda haklı çekinceleri vardı. Bu süreçte yaşanan sorunlar, Türkiye'nin 21. yüzyılın küresel relabet koşullarının gerekli kılığı devlet reformu, uluslararası iletişim anlayşı ve insan sermayesi alyapısındanki zafiyetlerden kaynaklanmakta.

E.D. ABD her fırsatta Türkiye’nin üyeliğini destekleyen demeçler veriyor ve yine her seferinde AB içinde buna tepkiler geliyor. Bu Türkiye’nin bağımsız bir dış politikası olduğu konusunda da şüpheler uyandırmaz mı? AB içinde Türkiye’nin üyeliğini ABD’nın birliğe daha fazla müdahalesi anlamına geleceğine düşünen üyeler olmaya başladı çünkü.

B.K ABD Başkanı Obama’nın Türkiye ziyaretinin bilançosu olumlu. Türkiye’nin Batı dünyasındaki jeo-stratejik önem sahibi laik bir demokrasi konumu iyi vurgulandı. Medeniyetler Buluşması da hoş sedalar bırakabilen bir girişim. Irak, güvenlik, terörle mücadele gibi çok önemli konularda, gayet önemli ilerlemeler sağlandı. En önemlisi, Washington-Ankara eksenindeki son yılların frekans bozuklukları ve yörünge sapmaları büyük ölçüde düzeldi. Fakat, ABD'nin Türkiye'nin AB üyeliğine olan desteği, hedefi tekrarlamanın ötesinde, sürece destek olmaya dönüşmeli. Örneğin Başkan Obama'nın son ziyaretinde küresel gündemin bir çok öncelikli konusu geri planda kaldı. Ekonomi, enerji, ekoloji ... Obama yönetiminin Washington’daki asıl gündemi bunlar. Londra, Paris, Brüksel, Berlin, Pekin’deki esas gündemi de bu konular. Ankara nerede? Bir koordinat sorunu mu var? Hangi zaman-mekan düzleminde bocalıyor?

E.D. AB üyeliğine karşı çıkan bir çok yazar nedenlerini açıklarken: AB’nin yer altı kaynaklarının olmaması, nüfusunun yaşlanması, üretimini gelişmekte olan ülkelere kaydırdığı ve uluslararası konularda aktif rol oynayamaması gibi nedenleri gösteriyorlar. Sizce bu tespitin haklı ve haksız yönleri nelerdir?

B.K Bu sorunlar Arupa'da son yüzyılın konuları ve AB üyeliği hedefimizi değil, bu hedefi ve sonrasını nasıl en iyi şekilde değerlendireceğimizi ilgilendiriyorlar. AB üyeliği sayesinde ne İngiltere, Fransa, İspanya gibi büyük ülkeler, ne de Yunanistan, Macaristan, Estonya gibi küçük ülkeler egemenlik kaybetti. Tam tersine, sınırları aşan sorunlar karşısında ve küresel rekabette tüm üyeler güç kazanıyor. Türkiye’nin içinde bulunduğu uluslararası dengelerde AB en etkili ekonomik ve siyasal güç odağı. Türkiye dışında kalacağı bir AB’nin uydusu konumuna gelir. Asıl o zaman ulusal egemenlik erir. Çünkü coğrafyamızdaki ülkeler AB’nin politikaları ve standartlarına uymadan ekonomik olarak var olamıyor. Uluslararası ticaret, üretim koşulları, standartlar, enerji, güvenlik, ulaştırma, küresel ısınma, teknolojik gelişme gibi bir çok alanda AB politikalarının etki alanı içindeyiz. Üye olarak bu politikaların karar sürecine katılmalıyız. Diğer yanadan, Türkiye’nin mevcut nüfus artışı ve kalkınma sorunları dikkate alındığında ortaya çıkan bir gerçek var: ekonomimiz her yıl yüzde yedi-sekiz oranında büyümeli. Aksi takdirde temel sorunlarına çözüm getiremeyen bir ülkenin derin risklerine maruz kalırız: Milli güvenlik, siyasal istikrar, sosyal barış, uluslararası sorunlar ... Öz kaynaklarla büyüme potansiyeli, diğer Avrupa ülkeleri için olduğu gibi Türkiye için de sınırlı. Uluslararası sermaye hareketlerinden çok daha fazla yararlanmak kaçınılmaz. Daha çok ihracat, yatırım, turist ve teknoloji gerekiyor. Orta Asya, Çin, Japonya ve Orta Doğu dahil tüm dünyanın gözünde Türkiye’nin ekonomik çekim gücünün temel direği AB sürecidir. Halen gümrük birliği içinde Türkiye son on yılda çok daha üstün bir rekabet gücüne erişti. AB’ye göre üç-dört katı hızla büyüdüğü için ticaret açığı azalmadı, fakat oransal olarak artmadı. Türkiye çok daha fazla ürünü ihraç eden, başka ülkelerde yatırım yapabilen, teknolojiye yönelebilen bir ekonomik güç konumuna geldi. Fakat yol daha uzun. AB üyeliği sürecinden koparsak gümrük birliği özellikle üçüncü ülkelere karşı ticarette Türkiye’yi zor durumda bırakır. Dünya ticareti kuralları zaten gümrük birliğini kapsamaya başladı. Müzakere sürecinde bu konuları daha iyi ilerletmeliyiz. Diğer yandan, unutmayalım ki bu süreç esas olarak Türk halkı için çok daha yüksek sosyal haklar, kadın hakları, gıda güvenliği, hava temizliği, ulaştırma güvenliği, vize kolaylığı, eğitim fırsatları, teknoloji, sağlık ve refah getirmeye yöneliktir.

E.D. Sizce Türkye’nin AB üyeliğinin gerçekleşmesi ile Türkiye’nin AB ye kazandıracağı en önemli şey nedir?

B.K AB'ye üyelik koşullarına haiz bir Türkiye sayesinde küresel düzende daha güçlü bir Avrupa şekillenecek. Diğer yandan, önümüzdeki yıllarda AB üyeliğine hazır konuma gelmiş bir Türkiye, küresel gelişmeleri de dikkate alarak AB'yi sınamalıdır. Bugünkü gelişmeler ışığında, AB'ye tam üye olmayı kabul etmemiz için en az dört koşul öne sürmeliyiz. (1) AB'nin önümüzdeki dönemde küresel ekonomik rekabet gücü daha yüksek olmalı. (2) AB anayasal düzeni, kurumları, karar alma sistemi çok daha etkin işlemeli. (3) Dünya sahnesinde AB'nin siyasal bütünlüğü ve rolü çok daha etkin olmalı. (4) AB’nin demokratik değerleri ve saygınlığı, Türkiye konusunda olduğu gibi yabancı karşıtı, demagojik, dar görüşlü ve düşmanca siyasal söylem ve tavırlar yüzünden zedelenmemeli.

E.D. Son olarak Ermenistan ile ilgili sorunlar da AB için yeni bir kriter haline getirilmeye çalışılıyor. Bölgede 1915 olayları, Asala, Dağlık Karabağ gibi meseleler varken tek başına 1915 olaylarına odaklanmak sorunu çözer mi? Azerbaycan’a rağmen Türkiye , Ermenistan ile ilişkilerini normalleştirebilir mi?

B.K AB Komisyonu bu konunun AB hukuku açısından resmi bir kıstas olmadığını Avrupa Parlamentosu'na açıkladı. Fakat siyasal dengelerde Ermenistan yıllardır bu konuda iyi yapılandırılmış bir uluslararası iletşim başarısı gösterdi. Türkiye'nin ise her dış politika konusunda olduğu gibi en zayıf tarafı kendi iç demokratik sorunları oldu. Daha güçlü ve saygın bir demokrasi, etkin bir uluslararası iletşim ves omut girşimleri başkalarınınkilere maruz kalmayı beklemeden uygulayan bir anlayışla bu sorunu aşarız. Önce Azerbaycan ile iyi bir ortak analitik çalışma yapmak ve hareket planı belirlemeli. Hedef ise sınırın açılması, bölgede barış ve refahın artması olmalı. Sınır konusunu tabulaştırmak Türkiye'yi sınırlıyor maalesef. Sınırlar da, Kıbrıs'taki limanlar gibi. Koşullu olarak kısmen açılabilinir. Önemli olan koşulların tanımı ve takvimidir. Bu yöndeki çelişkileri zaman etkenini iyi kullanarak ve pragmatik bir şekilde çözmek mümkün.

Ertürk Demirel